Bir varmış, bir yokmuş. Gümüş yapraklı ağaçların çevrelediği bir ormanda küçük bir baykuş yaşarmış. Yuvası, yaşlı bir meşenin kovuğundaymış. Oradan patikaları, dereyi ve çiçekli çayırı görebilirmiş. Gördüğü her şeyi bildiğini sanır, arkadaşları bir şey merak ettiğinde daha soruları bitmeden cevap verirmiş.
Bir akşam tavşan, çalıların arasında yanıp sönen küçücük bir ışık fark etmiş. “Acaba orada ne parlıyor?” diye sormuş. Baykuş hemen boynunu uzatmış. “Gökyüzünden düşmüş bir yıldızdır.” demiş. Bunu söylerken öylesine eminmiş ki tavşan başını kaldırıp yıldızların arasında boş bir yer aramış.

Az sonra ışık sönmüş, biraz ileride yeniden belirmiş. Baykuş kanatlarını açıp alçak bir dala konmuş. Işık bu kez bir yaprağın altından parlamış. “Belki de yaprakta kalan bir çiy damlasıdır.” demiş. Fakat yaprak yerinde dururken ışık havalanmış. Baykuş gagasını açmış ama söyleyecek yeni bir cevap bulamamış.
Tavşan yanına gelip sessizce beklemiş. Baykuş, karanlık çalıya bakarken tüylerini kabartmış. Yanlış bir şey söylemiş olmak hoşuna gitmemiş. Yine de biraz düşündükten sonra, “Ben bu ışığın ne olduğunu bilmiyorum.” demiş. Tavşan kulaklarını oynatmış. “Öyleyse birlikte öğrenelim. Önce biraz izleyelim mi?”
İkisi de kıpırdamadan beklemiş. Işık bir yanıyor, bir sönüyormuş. Bazen otların arasına iniyor, bazen çiçeklerin üzerinde dolaşıyormuş. Baykuş gördüklerini sırayla söylemiş. “Yer değiştiriyor. Hep aynı parlaklıkta kalmıyor. Üstelik gökyüzünde değil, yere yakın uçuyor.” Her yeni gözlem, aklında başka bir soru uyandırmış.
O sırada bir yaprağın üzerinde ilerleyen salyangozla karşılaşmışlar. Baykuş bu kez cevap vermek yerine soru sormuş. “Bu ışığı daha önce gördün mü?” Salyangoz başını uzatmış. “Evet, birkaç akşamdır görüyorum. Bir keresinde yanıma kondu. Küçücük kanatları vardı.” demiş. Baykuş sevinmiş. Artık ne aradıklarını biraz daha iyi biliyorlarmış.
Işık, yakındaki uzun bir otun ucuna konunca üçü de onu ürkütmeden yaklaşmış. Baykuş dikkatle bakmış. Parlayan şey küçük bir böcekmiş. “Merhaba! Senin ışığın nereden geliyor?” diye sormuş. Böcek, “Ben bir ateş böceğiyim. Bu ışığı vücudum üretir.” demiş. Ardından karnının ucunda yumuşak bir parıltı belirmiş.

Baykuşun gözleri büyümüş. “Demek bir yıldız ya da çiy damlası değilmişsin!” demiş. Ateş böceği kanatlarını hafifçe oynatmış. Baykuşun soruları bitmiyormuş. “Başka böcekler de ışık çıkarır mı? Senin ışığın neden bazen sönüyor?” Ateş böceği bildiklerini anlatmış; üç arkadaş merakla dinlemiş.
Ertesi akşam baykuş, tavşanla birlikte orman kütüphanesine gitmiş. Yaşlı baykuşa gördüklerini anlatıp böceklerle ilgili resimli bir kitap istemişler. Sayfaları çevirdiklerinde ateş böceğinin resmini bulmuşlar. Küçük baykuş, resimdeki kanatları ve ışık veren bölümü incelemiş. “Dün gördüğümüzle aynı!” diyerek tavşana göstermiş.

Dönüş yolunda çalıların arasında yine küçük ışıklar yanmış. Baykuş bu kez onları tanıyormuş. Tavşan uzaktaki bir tıkırtıyı işaret edince hemen cevap vermemiş. Önce durmuş, dinlemiş. “Bunun ne olduğunu henüz bilmiyorum. Gel, birlikte bakalım.” demiş. O gece yuvasına yeni bilgilerle ve ertesi akşam araştıracağı sorularla dönmüş.
Gökten üç elma düşmüş: Biri soru sormayı öğrenen baykuşa, biri onunla birlikte araştıran arkadaşlarına, biri de dünyayı merakla keşfeden bütün çocuklara.





