Bir varmış, bir yokmuş. Çiçekli patikaların birbirine kavuştuğu bir ormanda, masal anlatmayı çok seven bir tavşan yaşarmış. Evinin pencereleri yuvarlak, kapısı maviymiş. Her ay bir akşam arkadaşlarını çağırır, minderleri yan yana dizer, resimli kitabından masallar okurmuş. O akşam ilk kez fil de onlara katılacakmış.
Tavşan sabahtan hazırlığa başlamış. Kitabın arasına bir yaprak koyarak okuyacağı masalı işaretlemiş. Sürahiye su doldurmuş, elma dilimlerini tabağa yerleştirmiş. Fil için en geniş minderini seçip pencerenin yanına koymuş. Sonra kapısına çıkıp arkadaşlarını beklemiş. Sincapla kirpi, hava kararmadan gelmişler.
Az sonra patikada fil görünmüş. Hortumunda, paylaşmak için getirdiği armutlarla dolu bir sepet varmış. Tavşan sevinçle el sallamış. “Hoş geldin! Tam seni bekliyorduk.” demiş. Fil sepeti yere bırakıp kapıya yaklaşmış. Fakat daha adım atmadan durmuş. Kapı, geçebileceğinden çok daha darmış.

Tavşan önce kapıyı sonuna kadar açmış. Arkasındaki askılığı da kenara çekmiş. İçerisi genişlemiş ama kapının açıklığı aynı kalmış. “Bahçeye açılan arka kapıya bakalım.” demiş. Birlikte evin çevresini dolaşmışlar. Ne var ki arka kapı da küçükmüş. Tavşan kulaklarını indirmiş. Hazırladığı güzel akşam hiç böyle başlamamalıymış.
Biraz düşündükten sonra pencerenin önüne bir minder taşımış. “Buraya otursan, ben de içeriden okusam sesimi duyabilir misin?” diye sormuş. Fil mindere oturmuş. Tavşan kitabı açıp birkaç cümle okumuş. Sesi duyuluyormuş ama fil, sayfadaki resmi görebilmek için boynunu uzatmak zorunda kalıyormuş. Üstelik arkadaşları içeride, kendisi dışarıdaymış.
Tavşan kitabı kapatıp filin yanına gelmiş. “Seni çağırırken kapıyı düşünmedim. Sonra da sana sormadan bir sürü çözüm denedim.” demiş. Bir an durup eklemiş. “Sen nerede rahat edersin? Masalı birlikte dinlemek için ne yapabiliriz?” Fil, bahçedeki geniş açıklığa bakmış. Akşam serinliği başlamış, gökyüzünde ilk yıldız belirmiş.
“Şu ağacın altında hepimize yer var.” demiş fil. “Minderleri oraya taşısak nasıl olur? Hem birbirimizi hem kitabın resimlerini görebiliriz.” Tavşan başını kaldırıp dallara bakmış. “Fenerimi de getiririm. Hava kararınca sayfaları aydınlatır.” demiş. Pencereden onları dinleyen sincapla kirpi hemen dışarı çıkmış.

Birlikte bahçeyi hazırlamışlar. Tavşan minderleri taşımış, kirpi yoldaki küçük kozalakları toplamış. Sincap elma tabağını getirmiş. Fil de armut sepetini herkesin uzanabileceği bir yere bırakmış. Minderleri yarım ay biçiminde dizmişler. Tavşan, kitabıyla ortadaki alçak tabureye oturmuş. Fenerin ışığı sayfaların üzerine yumuşacık düşmüş.
“Buradan resimler görünüyor mu?” diye sormuş tavşan. Kirpi, filin arkasında kaldığını söyleyince minderleri biraz daha açmışlar. Fil de kendi minderini yana çekmiş. Şimdi herkes rahatça görebiliyormuş. Tavşan ilk sayfayı çevirmiş. Masaldaki küçük kayığın resmi ortaya çıkınca fil gülümsemiş. “Yelkeni kocaman bir yaprağa benziyor!” demiş.
Masal ilerledikçe gökyüzündeki yıldızlar çoğalmış. Yapraklar usulca hışırdamış, uzaktan bir cırcır böceğinin sesi gelmiş. Tavşan bazen kitabı arkadaşlarına doğru çevirmiş, bazen durup onların tahminlerini dinlemiş. Sincap, kayığın bir adaya varacağını düşünmüş. Kirpi ise karşı kıyıda bir bahçe bulunmasını istemiş. Fil, merakla bir sonraki sayfayı beklemiş.
Sonunda masal bitmiş ama kimse hemen kalkmak istememiş. Fil sepetinden bir armut alırken, “Ben de size nehir kıyısında duyduğum bir masalı anlatabilirim.” demiş. Tavşan kitabını kapatıp minderine yerleşmiş. “Dinlemek isteriz.” diye karşılık vermiş. Küçük evin mavi kapısı arkalarında kalmış; bahçedeki masal köşesinde ise yeni bir öykü başlamış.

Gökten üç elma düşmüş: Biri arkadaşına kulak veren tavşana, biri fikrini paylaşan file, biri de masal halkasında herkese yer açan bütün çocuklara.





