Ormanın en derin köşesinde, kocaman bir meşe ağacının kovuğunda yaşayan bir kurt vardı. Bu kurt, diğer kurtlara hiç benzemezdi; çünkü avlanmaktan çok, tencere kaynatmaktan hoşlanırdı. Sabahın erken saatlerinde uyanır, kovuğunun önündeki taş ocağı tutuşturur ve o gün hangi tarifi deneyeceğini düşünerek bıyıklarını kıvırırdı. Ormanın diğer sakinleri onu “Aşçı Kurt” diye çağırırlardı, çünkü kendisi de bu ünvanı gururla taşırdı.
Bir sonbahar sabahı Aşçı Kurt, kovuğunun rafında unuttuğu tozlu bir tarif defteri buldu. Defterin en son sayfasında kırmızı mürekkeple şöyle yazıyordu: “Orman Şenliği Turtası: Yapımı zor, tadı efsane!” Bu satırları okuyunca gözleri parladı ve kendi kendine “İşte bu sefer koca ormanı şaşırtacağım.” dedi. Fakat turtanın tarifinde bir sorun vardı: Malzemelerin çoğu, ormanın en tehlikeli ve en ulaşılmaz köşelerinde saklıydı.
Aşçı Kurt hiç vakit kaybetmeden sepetini omuzladı ve maceraya atıldı. İlk durağı, dikenli çalıların arasında gizlenen yaban böğürtlenleriydi. Çalılara elini uzatırken bir diken parmağına battı ve acıyla “Ah, bu böğürtlenler beni turtadan önce pişirecek!” diye bağırdı. Yine de pes etmedi, eldivenlerini takıp böğürtlenleri tek tek topladı, sepetine doldurdu.
Yoluna devam ederken derin bir vadiye rastladı. Vadinin dibinde, gümüş gibi parlayan bir dere akıyordu ve tarifte bu dereden özel bir bal mumu kokulu çiçek toplaması gerektiği yazıyordu. Aşçı Kurt dereye inerken ayağı kaydı ve suya “cup” diye düştü. Islak kürkünü silkeleyip kahkahayla “Turta uğruna banyo bile yapıyorum galiba!” diye söylendi. Çiçekleri toplayıp sepetine özenle yerleştirdi.
Ormanın ortasındaki büyük çayırda, ona meraklı gözlerle bakan küçük bir sincap topluluğu vardı. İçlerinden biri yaklaşıp “Aşçı Kurt, sepette neler taşıyorsun böyle?” diye sordu. Aşçı Kurt gülümseyerek “Bugün ormanın en meşhur turtasını yapacağım, ister misiniz tadına bakmayı?” dedi. Sincaplar sevinçle zıplayıp hep bir ağızdan “Elbette isteriz!” diye bağırdılar. Bu küçük dostlar, ona yardım etmek için hemen yanına katıldı.
Son malzeme ise en zorlusuydu: Yüksek kayalıkların tepesinde yetişen, ay ışığında parlayan nadir bir bitkinin tohumu. Aşçı Kurt kayalıklara tırmanmaya başladığında rüzgâr hızını artırdı ve kürkü havada dalgalandı. Tam tepeye ulaştığında ayağı bir taşa takıldı, dengesini kaybetti ve “Aman dikkat, düşüyorum!” diye haykırdı. Neyse ki yanındaki sincaplar hızla bir örümcek ağından ip gibi bir şey ördüler ve onu düşmekten son anda kurtardılar. Aşçı Kurt derin bir nefes alıp gülerek “Bu turta beni gerçekten deli edecek ama değecek.” dedi.
Bütün malzemeleri topladıktan sonra kovuğuna döndü ve mutfağına daldı. Unu elerken havaya toz bulutu kaldırdı, hamuru yoğururken kolları hamura battı, fırının önünde bekledikçe burnu enfes kokularla doldu. Ara sıra kendi kendine konuşup “Biraz daha tarçın, biraz daha sabır.” diyerek turtayı özenle çeviriyordu. Sincaplar mutfağın kapısında oturmuş, heyecanla onu izliyordu.

Nihayet turta fırından çıktı; altın rengindeydi, üzeri çıtır çıtırdı ve kokusu bütün ormana yayılmıştı. Aşçı Kurt turtayı büyük bir tepsiye koyup çayıra taşıdı. Kısa sürede orman sakinleri, kokuya kapılıp birer birer çayıra toplandı. Herkes meraklı gözlerle turtaya bakarken yaşlı bir baykuş öne çıkıp “Bakalım bu emek nasıl bir lezzet vermiş?” diyerek ilk dilimi aldı. Bir ısırık aldıktan sonra gözleri büyüdü ve “Bu turta hayatımda tattığım en güzel şey!” diye haykırdı.
Bu sözler üzerine bütün orman kahkahaya boğuldu, herkes birbirine dilim uzattı, tebrikler havada uçuştu. Aşçı Kurt, üzerine bulaşan un lekeleriyle gururla gülümsedi ve “Demek ki bir turta için düşmekten, ıslanmaktan, dikenlenmekten korkmamak gerekiyormuş.” dedi. O günden sonra ormanın her köşesinde onun adı bir gülümsemeyle anılır oldu ve her sonbahar, aynı turtanın kokusu ormanı yeniden neşeyle doldurdu.





