Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yemyeşil tepelerin arasında küçük bir köy varmış. Bu köyde annesiyle birlikte yaşayan, aklı kıvrak, yüreği temiz bir delikanlı varmış. Adı Keloğlan’mış. Keloğlan, yardım etmeyi severmiş ama bazen küçük şeylerin pek de önemli olmadığını düşünürmüş.
Bir sabah annesi ona, “Oğlum, değirmenden un getiriver.” demiş. Keloğlan heybesini omzuna alıp yola koyulmuş. Yol boyunca kuşların cıvıltısını dinlemiş, papatyaların arasından geçerek neşeyle yürümüş. Tam dere kenarına geldiğinde yerde küçücük bir karınca görmüş. Karınca, büyükçe bir buğday tanesini taşımaya çalışıyor ama bir türlü ilerleyemiyormuş.
Keloğlan gülümseyip, “Ufacık karınca, şu küçücük bedeninle bu kadar büyük taneyi nasıl taşıyacaksın?” demiş. Karınca durup ona bakmış ve incecik sesiyle, “Küçük olmak güçsüz olmak demek değildir. Sabırla çalışan her canlı büyük işler başarabilir.” demiş.
Keloğlan bu sözleri pek ciddiye almamış. “Senin gibi minicik bir canlı neyi başarabilir ki?” diyerek yoluna devam etmiş.
Değirmene vardığında köylülerin telaş içinde olduğunu görmüş. Değirmenin çarkı durmuş, su akmasına rağmen çark dönmüyormuş. Değirmenci, “Çarkın içine bir taş sıkışmış ama ulaşamıyoruz. Çark dönmezse kimse un öğütemez.” diye dert yanıyormuş.
Keloğlan da yardım etmeye çalışmış. Elini uzatmış, sopayla itmiş, hatta çarkın etrafında dolaşmış ama taşı çıkaramamış. Köylüler sırayla denemiş, fakat sonuç değişmemiş. Herkes umutsuzca birbirine bakarken Keloğlan dere kenarında gördüğü karıncayı hatırlamış.
Bir süre sonra aynı karınca, yanında başka karıncalarla birlikte değirmenin yanına gelmiş. Keloğlan şaşkınlıkla, “Siz burada ne arıyorsunuz?” diye sormuş. Karınca, “Sorunu çözmeye geldik.” demiş.
Köylüler önce gülmüş. “Bu minicik canlılar mı koca değirmeni kurtaracak?” diye fısıldaşmışlar. Karıncalar ise hiç aldırmadan çarkın altındaki dar boşluklara girmiş. İnsanların ellerinin ulaşamadığı yerlere kolayca ilerlemişler. Sıkışan taşın etrafındaki toprağı ve küçük parçaları tek tek temizlemişler. Bir süre sonra taş gevşemiş.
Değirmenci son bir hamleyle taşı çekip çıkarmış. O anda çark gürültüyle dönmeye başlamış. Su kanallardan akmış, değirmen yeniden çalışmış. Köylüler sevinçle alkış tutmuş.

Keloğlan hayret içinde karıncaya bakmış. “Demek ki küçücük bir canlı, koca köyün sorununu çözebiliyormuş.” demiş. Karınca gülümseyerek, “Her canlının kendine göre bir gücü vardır. Büyüklük yalnızca boyla ölçülmez.” demiş.
Keloğlan başını önüne eğmiş. “Seni küçümsediğim için özür dilerim. Bundan sonra kimseyi görünüşüne göre değerlendirmeyeceğim.” demiş.
Karınca, “Önemli olan hatayı fark edip düzeltmektir.” diyerek arkadaşlarıyla birlikte yuvalarına dönmüş.
Keloğlan unu alıp eve giderken yolda gördüğü her canlıya daha dikkatle bakmış. Bir kelebeğin kanadındaki deseni, bir serçenin yuva taşımasını, karıncaların düzenli çalışmasını hayranlıkla izlemiş. O günden sonra köyde kimseyi küçümsememiş; çocuklara da her canlının değerli olduğunu anlatmış.
Masal bu ya, Keloğlan’ın öğrendiği bu ders köyde dilden dile dolaşmış. Herkes anlamış ki bazen en büyük yardımı en küçük görünenler yapar.





