Bir varmış, bir yokmuş. Yeşil tepelerin arasında, bahçeleri çiçeklerle çevrili küçük evler varmış. Yağmur yağdığında kiremitlerden damlalar süzülür, patikalarda minicik su birikintileri oluşurmuş. Bu evlerden birinde meraklı bir kedicik yaşarmış. Kedicik, kıpırdayan yaprakları izlemeyi, güneşli köşelerde yuvarlanmayı severmiş. Bir sabah yağmur dinince annesiyle kapının önüne çıkmış. Islak toprak mis gibi kokuyor, yaprakların ucundaki damlalar parlıyormuş.
Kedicik başını kaldırınca durmuş. Gökyüzünde renkli, kocaman bir yay varmış! “Anne, şu renklere bak!” diye seslenmiş. Annesi yanına gelmiş. “Bir gökkuşağı çıkmış.” demiş. Kedicik, yayın aşağı doğru uzanan bölümünü göstermiş. Sanki bahçenin ilerisindeki ağacın arkasına iniyormuş. “Oraya gidip yakından bakabilir miyiz?” diye sormuş. Birlikte patikaya çıkmışlar.
Ağaca vardıklarında kedicik gövdenin çevresinde dolaşmış. Bir sağından bakmış, bir solundan… Dallarda yalnızca yeşil yapraklar ve yağmur damlaları varmış. Gökkuşağıysa daha ileride görünüyormuş. Kedicik annesine dönmüş. “Ben burada sanmıştım!” demiş. Annesi onun yanına oturmuş. “Gökkuşağı, ağaca asılmış bir kurdele değil. Ona yürüyüp dokunamayız.” diye anlatmış.

Kedicik renkli yayı yeniden incelemiş. “Peki nasıl görünüyor?” diye sormuş. Annesi, güneşin sırtlarını ısıttığını hatırlatmış. “Güneş ışığı yağmur damlalarında renklerine ayrılır. Biz de bu renkleri gökyüzünde bir yay gibi görürüz.” demiş. Kedicik bir süre sessizce bakmış. Renkler gökyüzünde yan yana uzanıyormuş.
Sonra patikanın kenarında kırmızı bir lale görmüş. Başını çiçeğe doğru eğmiş. Yaprağındaki damla, ucuna kadar kayıp toprağa düşmüş. “Bak, gökkuşağındaki kırmızı burada da var!” demiş. Annesi gülümsemiş. Kedicik çiçeği koparmadan çevresinden dolaşmış. Biraz ileride sarı çiçekler açıyormuş. Onların yanındaki taze yapraklarsa parlak yeşilmiş.

Kedicik artık yalnızca yukarı bakmıyormuş. Yürüdükleri yolun iki yanını da inceliyormuş. Küçük bir su birikintisinin önünde durmuş. İçinde mavi gökyüzü görünüyormuş. Bir de kendisi kadar meraklı, küçük bir kedi varmış! Kedicik patisini suya hafifçe değdirince görüntü dalgalanmış. “Benim bıyıklarım eğri büğrü oldu!” demiş. Annesiyle birlikte gülüşmüşler.
Bahçenin köşesindeki mor çiçeklere bakmak için birkaç adım daha ilerlemişler. Rüzgâr esince yukarıdaki yapraktan bir damla düşüp kediciğin burnuna konmuş. Kedicik gözlerini kırpıştırmış, sonra hapşırmış. Annesi ona sokulmuş. “Islanmış mı burnun?” diye sormuş. Kedicik patisiyle burnunu silmiş. Ardından mor çiçeklerin yanına çömelmiş. Bu kez yukarıdaki damlalara da dikkat ediyormuş.
Gökyüzüne yeniden baktığında gökkuşağının renkleri soluklaşmış. Bir süre sonra yay görünmez olmuş. Kedicik gözlerini kısıp bulutların arasını aramış. Sonra önündeki çiçeklere bakmış. Kırmızı lale, sarı çiçekler, yeşil yapraklar hâlâ yerlerindeymiş. Su birikintisinde de gökyüzünün mavisi duruyormuş. Kedicik her birini annesine göstermiş. Artık renkleri bulmak için nereye bakacağını biliyormuş.
Evin önüne döndüklerinde güneş, kapının eşiğini ısıtıyormuş. Kedicik annesinin yanına kıvrılmış. “Bir daha yağmur yağınca yine gökkuşağı çıkar mı?” diye sormuş. Annesi, “Her zaman çıkmaz. Güneşin ve yağmur damlalarının uygun yerde olması gerekir.” demiş. Kedicik bahçeye bakmış. “Görünürse birlikte bakarız. Ben sana kırmızı laleyi de gösteririm.” demiş.

Biraz sonra kapının önünden geçen komşu kediye gezilerini anlatmış. Ağacın arkasına bakışını, suyun içindeki eğri bıyıklarını, burnuna düşen damlayı söylemiş. Komşu kedi mor çiçekleri sorunca kedicik hemen başını bahçenin köşesine çevirmiş. Yarın onunla da renkleri aramaya çıkabilirmiş. Önce güneşte ısınıp biraz dinlenecekmiş.
Gökten üç elma düşmüş: Kırmızı elma çimenlerde, sarı elma patikada, yeşil elma da kapının önünde durmuş. Kedicik onları yan yana görünce gülümsemiş. Gökyüzünde başlayan renk oyunu bu kez bahçedeymiş.





