Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, dağların göğe değdiği, derelerin gümüş gibi aktığı uzak bir köy varmış. Bu köyde annesiyle yaşayan yoksul ama iyi yürekli bir çocuk varmış. Çocuk, her sabah ormana gidip kuru dallar toplar, dönüşte de yoluna çıkan canlılara elinden geldiğince yardım edermiş. Susamış bir kirpi görse su bırakır, yuvasından düşmüş bir serçeye rastlasa onu dikkatle yerine koyarmış.
Bir gün, ormanın derinliklerinde alışılmadık bir parıltı görmüş. Çalılıkların arasına yaklaştığında, tüyleri güneş gibi parlayan altın renkli bir kuşun yerde yattığını fark etmiş. Kuşun kanadı incinmiş, uçacak hâli kalmamış. Çocuk hemen dizlerinin üzerine çökmüş ve “Korkma, sana zarar vermeyeceğim.” demiş. Kuş ürkek gözlerle ona bakmış ama kaçmamış.
Çocuk, topladığı dalları bir kenara bırakmış. Gömleğinin temiz bir parçasını dikkatlice yırtıp kuşun kanadını sarmış. Sonra kuşu sepetine yerleştirerek evine götürmüş. Annesi, “Bu kuş çok değerli görünüyor. Belki onu saraya götürürsek bize altın verirler.” deyince çocuk başını sallamış. “Ben ona yardım ederken karşılık düşünmedim. İyileşince istediği yere uçsun.” demiş.
Günler geçmiş. Çocuk kuşa su vermiş, tahıl toplamış, yarasını her sabah kontrol etmiş. Evlerinde yiyecek az olduğu günlerde bile avucundaki birkaç taneyi onunla paylaşmış. Bazen kuş pencerenin önünde durur, çocuk da ona ormanda gördüğü tavşanları, sincapları ve uzak tepeleri anlatırmış. Böylece biri konuşarak, diğeri sessizce dinleyerek birbirlerine alışmışlar.
Sonunda bir sabah kuş pencerenin önüne konup kanatlarını açmış. Çocuk biraz üzülse de gülümsemiş. “Artık iyileştin. Gitmelisin.” demiş. Kuş üç kez ötüp gökyüzüne yükselmiş ve altın bir ışık gibi gözden kaybolmuş. Çocuk onu bir daha görüp görmeyeceğini bilmiyormuş ama yaptığı iyilikten hiç pişman olmamış.
Aradan aylar geçmiş. Sert bir kış gelmiş. Kar yolları kapatmış, odunlar tükenmiş, evdeki yiyecek azalmış. Çocuk bir gün ormana kuru dal aramaya gitmiş ama tipi başlayınca yolunu kaybetmiş. Ne yana dönse aynı beyaz ağaçları görüyormuş. Ayakları kara gömülüyor, rüzgâr yüzünü üşütüyormuş. Çocuk bir çam ağacının altına sığınıp “Keşke eve giden yolu bulabilsem.” diye fısıldamış.
Tam o sırada gökyüzünde altın bir ışık belirmiş. İyileştirdiği kuş, dalların arasından süzülüp çocuğun önüne konmuş. “Beni takip et.” der gibi ötüp biraz ilerlemiş. Çocuk kuşun peşinden gitmiş. Kuş onu yalnızca köye götürmekle kalmamış, kar altında kalmış kuru odunların bulunduğu güvenli bir yere de ulaştırmış. Çocuk taşıyabileceği kadar odun toplamış ve kuşun gösterdiği patikadan evine dönmüş.

Annesi onu sevinçle kucaklamış. Pencerenin önündeki kuş bir kez daha ötüp uzaklaşmış. Çocuk o gün anlamış ki iyilik, bir sandığa konan altın gibi saklanmazmış. Bazen sessizce bir kalpte yer eder, en zor günde dostluk olarak geri dönermiş.
Gökten üç elma düşmüş: Biri karşılık beklemeden iyilik yapanlara, biri iyiliği unutmayanlara, biri de bu masalı dinleyen çocuklara.





