Rüzgâr esmiş sazlıktan, bir ses gelmiş uzaktan. İpek perde aralanmış, bir bilmece kanatlanmış. Kulak veren yaklaşsın, masalımız başlasın.
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, Keloğlan’ın annesi bir sarayın mutfağında çalışırmış. Keloğlan da kimi günler annesiyle saraya gelir, elinden geldiğince ona yardım edermiş. İşleri bitince avluya çıkar, bir köşeye oturup çevresinde olup bitenleri seyredermiş.
Sarayın eski bir odasında, padişahın çocukluğundan kalma oyuncaklar saklanırmış. Padişah bu oyuncakları uzun zamandır görmemiş. Bir gün onları yeniden görmek ve kırılanlarını tamir ettirmek istemiş. Bunun üzerine görevli, marangozla birlikte odadaki oyuncaklara bakmış. Önce ayağı çatlamış tahta atı çıkarıp avludaki çalışma masasına taşımışlar. Oyuncakları tamir etmeye ertesi sabah başlamaya karar vermişler.
Ertesi sabah sarayda günlük işler başlamış. Mutfaktan avluya sıcak ekmek kokuları yayılıyor, görevliler gelip gidiyormuş. Keloğlan da annesine yardımını bitirmiş, mutfaktan çıkıyormuş. O sırada oyuncak odasının önünde bir telaş olduğunu fark etmiş. Kapıyı açmaya gelen görevli, kuşağını ve ceplerini tekrar tekrar yokluyormuş. Odanın altın anahtarı ortada yokmuş! Görevli, anahtarı en son kırmızı kurdelesiyle birlikte avludaki çalışma masasına bıraktığını söylemiş. Fakat masaya baktıklarında anahtarı orada da bulamamışlar.
Bir muhafız, masanın yanından geçen çocuğu göstermiş. Çocuk, annesiyle saray işlerine yardım eden yoksul bir ailedenmiş. Elinde temiz bezler taşıyormuş. “Az önce burada oyalanıyordu. Anahtarı o almış olmalı!” demiş muhafız. Çocuğun yüzü solmuş. “Ben yalnızca bezleri bıraktım.” diye karşılık vermiş. Kimseye bakamadan başını önüne eğmiş.
Konuşmaları duyan Keloğlan “Onun anahtarı aldığını gördünüz mü?” diye sormuş. Muhafız, “Hayır ama masanın yanındaydı.” demiş. Tam o sırada avluya çıkan padişah konuşmayı işitmiş. “Yakınında bulunmak, bir şeyi almak demek değildir. Önce ne olduğunu öğrenelim.” demiş. Çocuğu yanına çağırıp sakince bir köşede oturmasını istemiş. Keloğlan da anahtarın son görüldüğü masaya yaklaşmış.
Masada yeni silinmiş yerler varmış. Köşedeki pürüzlü tahtaya incecik kırmızı bir iplik takılmış. Keloğlan onu çekmeden eğilip incelemiş. Anahtarın kurdelesi de kırmızıymış ama yalnızca renge bakarak karar vermemiş. “Bu masada bugün hangi işler yapıldı?” diye sormuş. Görevli düşünmüş. “Marangoz, eski oyuncak atı burada onardı. Sonra gölgeliğe götürdü.” demiş.

Keloğlan masanın üzerinde yan yana iki uzun iz görmüş. “Bunlar neyin izi?” diye sormuş. Görevli, oyuncak atın altındaki kavisli kızakların izleri olduğunu söylemiş. Keloğlan çocuğa dönmüş. “Sen geldiğinde at burada mıydı?” diye sormuş. Çocuk başını iki yana sallamış. “Marangoz onu götürüyordu. Bezleri masaya koyup mutfağa döndüm.” demiş.
Gölgeliğin altında küçük, tahta bir at duruyormuş. Keloğlan, görevliyle birlikte yanına gitmiş. Eyerinin arkasından kırmızı bir kurdele ucu sarkıyormuş. Görevli atı hafifçe oynatınca ince bir şıngırtı duyulmuş. Keloğlan eğilip bakmış. Altın anahtar, eyerle gövdenin arasındaki dar aralığa kaymış! Görevli kurdeleyi dikkatle tutup anahtarı çıkarmış. Ardından marangozu yanlarına çağırmışlar.

Marangoz anahtarı görünce alnına dokunmuş. “Şimdi hatırladım! Masayı silerken anahtarı atın eyerine koymuştum. İşi bitirince orada unuttum.” demiş. Keloğlan kurdelenin kenarındaki sökülmüş ipliği göstermiş. Masadaki kırmızı iplik, onları doğru yere bakmaya yöneltmiş. Yine de gerçeği ortaya çıkaran, anahtarı bulmaları ve marangozun olanları anlatması olmuş. Anahtar çalınmamış, yanlış yerde unutulmuş.
Avluya döndüklerinde muhafız çocuğun karşısına geçmiş. “Anahtarı aldığını görmeden seni suçladım. Yanlış yaptım. Özür dilerim.” demiş. Çocuk derin bir nefes almış. “Herkes bana bakınca çok üzüldüm.” diye anlatmış. Padişah onu dinlemiş. Sonra avludakilere dönmüş. “Bu çocuk anahtarı almadı. Bunu herkes bilsin.” demiş.
Görevli altın anahtarla eski odanın kapısını açmış. İçeride tahta arabalar, bez bebekler ve rengi solmuş uçurtmalar varmış. Padişah, tahta atını görünce gülümsemiş. “Çocukken buna binip uzak ülkelere gittiğimi düşünürdüm.” demiş. Keloğlan ata bakmış. “Tahta at bugün de anahtarınızla küçük bir yolculuğa çıkmış.” diye karşılık vermiş. Çocuğun dudaklarında o gün ilk kez bir gülümseme belirmiş.

Akşam Keloğlan annesine olanları anlatmış. Aklında yalnızca bulduğu anahtar yokmuş. Birinin yüzündeki korkunun nasıl dağıldığını da hatırlıyormuş. Sorular sorup dikkatle dinlediklerinde, aceleyle verilen bir kararın değişebildiğini görmüş. Uyku vakti geldiğinde Keloğlan yatağına uzanmış, gözlerini kapatmış; rüyasında tahta at ile diyar diyar dolaşmış.
Gökten üç elma düşmüş: Biri gerçeği sabırla arayan Keloğlan’a, biri yanlışını kabul edip gönül onaranlara, biri de bu masalı dinleyen bütün akıllı çocuklara.





