Ormanın en çalışkan karıncası küçük ayaklarıyla o kadar hızlı koşardı ki arkadaşları ona şaka yollu “rüzgâr topuklu” derlerdi. Ama karıncanın aklında bu yaz sadece tek bir şey vardı: Bal. Kocaman, altın sarısı, güneşin tadını taşıyan bal!
Bu fikir aklına, gölün kenarındaki kovanda yaşayan komşusu bal arısını izlerken gelmişti. Arı her sabah çiçekten çiçeğe uçar, akşam olduğunda kovanına doluşmuş binlerce kardeşiyle birlikte kahkahalar atarak günü kutlardı. Karınca bir dalın arkasından onları seyrederken içi gıcıklanır, “Keşke benim de böyle bir hazinem olsa.” diye mırıldanırdı.
Bir gün cesaretini toplayıp arının yanına gitti. “Bana balı nasıl sakladığını öğretir misin?” diye sordu. Arı, kanatlarını çırparak gülümsedi ve “Elbette öğretirim, küçük dostum! Ama unutma, bal saklamanın en güzel yanı, onu sevdiklerinle paylaşmaktır.” dedi.
Karınca kafasını salladı ama aslında kulağı sadece “saklamak” kelimesindeydi, “paylaşmak” kelimesi bir kulağından girip öbüründen çıkmıştı bile.
O günden sonra karıncanın hayatı bambaşka bir maceraya dönüştü. Sabahın ilk ışığıyla yuvasından fırlar, çiçekten çiçeğe koşar, minicik bacaklarıyla bal damlacıklarını taşımaya çalışırdı. Bir seferinde koca bir çiy damlasını bal sanıp sırtına almış, üç metre öteden gelen bir rüzgârla birlikte takla ata ata yuvarlanmıştı! Arkadaşı olan böcek bu manzarayı görünce gülmekten yere yığıldı ve “O bal değil, sabah çiyi! Ama gösterin harikaydı, bir dahaki sirk gösterisinde seni isterim!” diye şakalaştı.
Karınca gülmekle birlikte pes etmedi. Haftalar geçtikçe ustalaştı; yaprakları kayık gibi kullanmayı, bal damlalarını taşımak için örümcek ağından minik kovalar örmeyi öğrendi. Yuvasının en derin odasını bal deposu yaptı ve topladığı her damlayı oraya özenle yerleştirdi.
Sonbahar geldiğinde karıncanın deposu ağzına kadar doluydu. Duvarları parıldıyor, koku bütün karınca yuvasına yayılıyordu. Ama karınca bu hazineyi kimseyle paylaşmıyordu. Kardeşleri “Bize de biraz versene.” dediğinde, karınca burnunu kıvırıp “Kışın lazım olacak, herkes kendi payını kendi biriktirsin.” diyordu.
Zamanla kardeşleri onu ziyarete gelmez oldu. Böcek arkadaşı bile artık uğramıyordu, çünkü son ziyaretinde karınca ona “Şu an meşgulüm, bal odamı düzenliyorum.” demiş ve kapıyı suratına kapatmıştı.
Kış geldiğinde ormanın üzeri bembeyaz bir örtüyle kaplandı. Rüzgâr uğulduyor, dallar donmuş parmaklar gibi titriyordu. Karınca, sıcacık yuvasında balla dolu odasının ortasında oturuyordu. Etrafı altın sarısı hazinelerle çevriliydi ama içi bomboştu. “Neden hiç kimse gelip beni görmüyor?” diye kendi kendine sordu, sesi yuvanın boş koridorlarında yankılandı.
Tam o sırada dışarıdan hafif bir tıkırtı duydu. Kapıyı araladığında karda tir tir titreyen küçük bir kar böceği gördü. Böcek, “Lütfen, yolumu kaybettim, çok üşüyorum.” dedi, sesi zar zor çıkıyordu.
Karınca bir an tereddüt etti. Balını paylaşırsa azalacaktı. Ama böceğin üşümüş gözlerine bakınca içi cız etti. “Gel, içeri gel.” dedi ve onu balla dolu odasına götürdü. Böceğe sıcak bir bal kaşığı ikram etti. İlk yudumda gözleri parlayan böcek, “Bu hayatımda tattığım en güzel şey! Teşekkür ederim!” diye haykırdı.
O gece ikisi birlikte sohbet ettiler, kar böceği ormanın öbür ucundaki maceralarını anlattı, karınca ise bal toplarken yaşadığı komik olayları. Gülüştüler, hatta karınca kendi çiy damlası macerasını anlatınca ikisi de gözyaşlarına boğulana kadar güldüler.
Sabah olduğunda kar böceği yola koyulmadan önce karıncaya sarıldı. “Bu gece hayatımın en güzel gecesiydi.” dedi. Karınca, onu uğurlarken içinde tuhaf bir sıcaklık hissetti; bu sıcaklık, balın tadından çok daha güzeldi.
O günden sonra karıncanın yuvasının kapısı hep aralık durdu. Önce böcek arkadaşı geldi, sonra kardeşleri, sonra komşu tarladaki fareler bile uğramaya başladı. Herkes bir kaşık bal için gelse de asıl kalan, birlikte geçirilen kahkahalar, anlatılan hikâyeler ve paylaşılan sıcaklıktı.

Bahar geldiğinde bal arısı, karıncanın yuvasına uğradı. Kapıda kalabalık bir grup görünce şaşırdı. “Vay canına, burası nasıl da neşeli olmuş!” dedi gülümseyerek.
Karınca ona döndü ve “Haklıydın.” dedi. “Bal biriktirmek güzel ama onu paylaşmadan hiçbir tadı yokmuş. Şimdi anlıyorum ki en tatlı şey, balın kendisi değil, onu birlikte yemekmiş.”
Arı başını salladı, kanatlarını neşeyle çırptı ve “İşte şimdi gerçek bir bal ustası oldun, küçük dostum.” dedi.
O günden sonra ormanda herkes şunu çok iyi bilirdi: Karıncanın yuvasının kapısı her zaman açıktı ve orada bal her zaman iki kişilik değil, bütün orman kadar bol paylaşılırdı.





